Cehennemi Dante Yazdı, Botticelli Çizdi, Maslow Sınıflandırdı; Bizse Kazmaya Devam Ediyoruz...

I. CEHENNEMİN İLK TASLAĞI
Cehennemi insan icat etti. Karanlık ne kadar kişisel, ne kadar dağınık, ne kadar dile dirençli olursa olsun; onu
tarif edebilmek için insanın önce bir mekâna, sonra da o mekânda başına ne geldiğini anlatan bir hikâyeye
ihtiyacı vardı. Çünkü dağınık korku yalnızca bunaltır; haritalanmış korku ise düşünce üretir. İnsan bilinmezden
ürker ama düzenlenmiş dehşeti daha uzun süre taşır. Dante Alighieri, İlahi Komedya’yı 1308 ile 1320 arasında
yazarken yalnızca dinsel bir korku metni üretmiyordu; insanın kendi iç çöküşünü nasıl adım adım ördüğünü
gösteren bir mimari proje kuruyordu. Onun cehennemi bir masal dekoru değildir. Bir sistemdir. Her davranışın
kendi sonucunu doğurduğu, her eğilimin kendi sonunu hazırladığı, her insanın giderek kendi seçiminin içine
yerleştiği kapalı, soğuk, acımasız bir sistem. Ortaçağ bazen bugünden daha dürüst konuşuyordu; mesele tam da
buydu.
Dante’nin asıl dehası cehennemi ateşli bir korku tiyatrosu olarak değil, ahlaki ve psikolojik bir mantık olarak
kurmasında yatar. Orada ceza dışarıdan eklenen bir şiddet değildir; eylemin içinden büyüyen sonuçtur. Şehvet
yalnızca bedensel taşkınlık değildir; yönünü kaybetmiş arzunun sürekli savrulmasıdır. Oburluk yalnızca çok
yemek değildir; ölçü duygusunun, “yeter” hissinin, sınır bilgisinin bozulmasıdır. Cimrilik, değeri yanlış yere
sabitlemektir. Savurganlık, değerin elden kayıp gitmesine razı olmaktır. İhanet ise sadece ahlaki bir suç değil;
sıcaklığı, yakınlığı, güveni, bağı soğukkanlılıkla kesme biçimidir. Yani Dante’nin cehenneminde kimse rastgele
cezalandırılmaz. Herkes, ne yaptıysa eninde sonunda onun içine yerleşir. Mesele budur. Ne yaptıysan, sonunda
onun içinde kalırsın. Bugün buna daha steril kelimeler bulduk diye daha az sert olmuyor; sadece kendimizi daha
medeni sanıyoruz.
Ama kelimenin bir sınırı vardır. Düşünce ikna eder, görüntü yakalar. İnsan bazen anladığı şeyden değil, gördüğü
şeyden sarsılır. Dante’nin sözcüklerle kurduğu bu iç mimarinin bir noktada görünür olması gerekiyordu. Tam
burada Sandro Botticelli devreye girer. Rönesans’ın o zarif, parlak ve hafif küstah estetik zekâsıyla, La Mappa
dell’Inferno’yu çizerek cehennemi yalnızca betimlemez; onu gözler önüne serer. Artık cehennem anlatılan değil,
görülen bir şeydir. Aşağı doğru daralan, içe doğru çöken, katman katman sıkışan o spiral yapı yalnızca bir resim
değil, bir düşüş mekaniğidir. Botticelli burada Dante’nin yardımcısı değil, suç ortağıdır. Dante düşüşün dilini
kurar, Botticelli onun görüntüsünü. Biri düşünmeye zorlar, diğeri yüzleşmeye.
Bu çizimi büyük yapan şey yalnızca ayrıntı değildir; ayrıntının örgütlenme biçimidir. Her halka bir sonrakine
açılırken alan daralır, basınç artar, yoğunluk koyulaşır. O karanlık huni, insan davranışlarının yanlış
kullanıldığında nasıl içe çöktüğünün görsel şeması gibidir. Neredeyse vicdanın, arzunun, iradenin ve açlığın
bozulmuş hâlinin çizilmiş MR görüntüsü. Botticelli’nin çizgileri bu yüzden sadece estetik değildir; teşhis koyar.
Ve Rönesans’ın büyük numarası da tam burada saklanır: dehşeti güzellikle sunmak. İnsan resmi seyrederken
hem büyülenir hem rahatsız olur. Tokadı yer, sonra fırça darbelerine hayran kalır. Şiddetin, çürümenin,
çarpıklığın estetik ambalajla daha sindirilebilir hâle gelmesinin tarihi de biraz burada başlar. Bugün filtrelerle,
steril dille, kurumsal sunumlarla, iyi ışıkla parlatılmış felaketlerle yaptığımız şeyin atası gibi durur bu. Dehşet iyi
kadrajla servis edildiğinde bir anda “içerik” zannedilir. Modern çağın en büyük numarası da budur zaten:
çürümeyi görsel bir disipline dönüştürmek.
Bugün cehennemi hâlâ böyle hayal etmemizin nedeni yalnızca Dante’nin kelimeleri değildir; büyük ölçüde
Botticelli’nin çizgileridir. Çünkü metin soyutlama ister, çizim doğrudan saldırır. Biz bugün düşüşü hâlâ
katmanlı, daralan, içe çöken, aşağı indikçe sıkışan bir yapı olarak düşünüyorsak, bunun sebebi biraz da
Botticelli’nin bize yalnızca bir korku resmi değil, bir ruhsal topografya bırakmış olmasıdır. Cehennem böylece
teolojik bir söylence olmaktan çıkıp insan davranışlarının kaçınılmaz sonucu hâline gelir. Daha doğrusu, görünür
hâle gelmiş sonucu olur. O andan itibaren mesele ölümden sonra gidilecek bir yer değil; yanlış kurulmuş
hayatların, ertelenmiş ihtiyaçların, bozulmuş arzuların ve çürümüş savunma mekanizmalarının daha şimdiden
ürettiği bir yaşama biçimine dönüşür.
Tam bu noktada masaya üçüncü bir isim gelir: Abraham Maslow. İlk bakışta tuhaf bir masa bu. Biri ortaçağ
şairi, biri Rönesans ressamı, biri modern psikolog. Ama yakından bakınca aynı dosyanın farklı sayfaları gibiler.
Dante düşüşün ahlaki ve ruhsal mantığını kurar. Botticelli bu mantığın görsel haritasını çıkarır. Maslow ise
insanın düşmemesi, dağılmaması, kendini içten içe kemirmemesi için hangi ihtiyaç zeminlerine muhtaç
olduğunu sınıflandırır. Yani biri çukuru anlatır, biri çizer, biri de “buraya düşmemek için zemini sağlam tutman
gerekir” der. Maslow’un piramidi yukarı doğru genişleyen bir formdur: fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik, aitlik,
saygı, kendini gerçekleştirme. Bakınca umut verir. Yükselme fikri verir. İnsan olmanın düzenlenebilir bir süreç
olduğunu söyler. Dante’nin çukuru ise aynı anda çok daha acımasız bir şey söyler: temelin yoksa zaten
düşüyorsun.
İşte bu yazı tam olarak bu iki yapıyı birlikte okuyarak ilerliyor. Çünkü cehennemi yalnızca dinsel bir alegori
olarak okumak eksik; yalnızca psikolojiye indirmek de yavan kalır. Burada yaptığımız şey, Dante’nin cehennem
mimarisini ve Botticelli’nin görsel düzenini Maslow’un ihtiyaçlar piramidiyle birlikte düşünmek. Başka bir
deyişle: insanın hangi ihtiyacı çürüdüğünde hangi karanlığa savrulduğunu, hangi eksiklikten hangi iç çöküşün
doğduğunu, hangi ruhsal açlığın hangi cehennem halkasında karşılık bulduğunu okumaya çalışıyoruz. Biraz
psikoloji, biraz sosyoloji, biraz sanat tarihi; ama en çok da şu can sıkıcı hakikat: modern insan yükseldiğini
sanarken çoğu zaman kendi altını oyuyor. Maslow yukarı doğru genişletirken Dante aşağı doğru daraltır. Biri
umut melodisi çalar, diğeri gerçeklik ritmi tutar. Modern birey bu iki ses arasında salınan bir metronomdur.
Yükseldiğini sanırken zemini daha da derine iter. Kendi başarı hikâyesini yazdığını düşünürken kendi kuyu
duvarlarını örer. Cehennemin ilk taslağını Dante çizdi, Botticelli görünür kıldı; son güncellemeyi ise modern
insanın bizzat kendisi yapıyor.

II. CEHENNEMİN TERSİ: PİRAMİDİ TIRMANDIĞINI SANAN MODERN İNSAN ASLINDA DANTE’NİN
KUYUSUNDA DERİNE İNİYOR
Dante’nin cehennemini sadece “dokuz kat” diye anmak, büyük bir romanı arka kapak yazısıyla açıklamaya
benzer. Teknik olarak yanlış değildir ama komik derecede eksiktir. Çünkü bu cehennem düz bir liste değildir;
kendi içinde çoğalan, ayrıntılanan, davranışları yalnızca suç türlerine göre değil, ruhsal tonlarına göre de ayıran
titiz bir sistemdir. Dante burada kaba saba bir ahlak polisi gibi davranmaz; neredeyse bir anatomist gibi çalışır.
İnsanın içinden geçen dürtüyü, korkuyu, açlığı, inkârı, taşkınlığı, yoksunluğu, utancı, kibri, hıncı ve çürümeyi
gözlemler; sonra bunları mekânsal bir düzene çevirir.
Her halka yalnızca neyin yanlış olduğunu göstermez; yanlışın nasıl yaşandığını, nasıl hissedildiğini, zamanla nasıl karaktere dönüştüğünü de gösterir. Bu yüzden cehennemin katlarını anlamak, yalnızca “kim nereye düşmüş” sorusunu cevaplamak değildir; insanın içindeki eksikliğin, karşılanmamış ihtiyacın, yönünü kaybetmiş arzunun ve çarpık savunma mekanizmalarının nasıl kader gibi giyildiğini anlamaktır.

İlk halka Limbo’dur. Çoğu insan cehennemi düşünürken alevler, çığlıklar, karanlık taş duvarlar hayal eder;
Dante ilk darbeyi orada vurmaz. Daha sinsi davranır. Limbo’da ceza gürültülü değildir, eksiktir. İnsan burada ne
yanar ne kurtulur; askıda kalır. Bir eşiğin üzerinde sonsuza kadar beklemek gibi. Ne tam içeridesindir ne tam
dışarıda. Ne mahvolmuşsundur ne de gerçekten yaşamışsındır. İşte Limbo’yu bu kadar trajik yapan şey de budur:
insana yoğun bir acı bile verilmez; sanki tamamlanma hakkı geri çekilmiştir. Başlayamayanlar, sürekli
erteleyenler, potansiyelini geleceğe havale edenler, “şartlar biraz düzelsin de” diye diye ömrünü bekleme
salonunda geçirenler bu halkayı bugünden çok iyi tanır. Modern hayat Limbo üretiminde olağanüstü başarılıdır.
Sabah kalkar, bir yerlere yetişir, döner, yer, uyur, tekrar ederiz; ama hayatın kendisi çoğu zaman bize hiç
uğramaz. Maslow açısından burada fizyolojik ihtiyaçlar belirleyicidir. Düzenli uyuyamayan, gerçekten
dinlenemeyen, karnı doyduğu hâlde bedeni hâlâ alarmda olan, evi olduğu hâlde yuvası olmayan insanın kendini
gerçekleştirmesi değil, önce hayata temas etmesi gerekir. Modern çağın en rezil numaralarından biri de budur:
sinir sistemi çökmüş, bedeni alarm halinde, güvencesiz, uykusuz, dağılmış insanlara “potansiyelini açığa çıkar”
diye bağırmak. Limbo tam da bu rezil çağdaş komedidir. Hayatta kalmayı yaşam sanmak.
İkinci halka şehvettir; ama bunu yalnızca cinsellik başlığına sıkıştırmak Dante’ye yapılan ucuzluk olur. Buradaki
mesele yönünü kaybetmiş arzudur. İstek vardır ama eksen yoktur. Tutku vardır ama taşıyıcı kolon yoktur. İnsan
burada sevdiğini sanır ama çoğu zaman sadece savruluyordur. O yüzden ikinci halkanın cezası ateş değil,
fırtınadır. Çünkü arzunun artık kendi merkezi kalmamıştır; insanı oradan oraya çarpar. Bugünün diliyle
söylersek: güvenlik duygusu çöktüğünde tutku bağ kurmaz, bağımlılık kurar. Maslow’un piramidinin güvenlik
basamağı tam burada devreye girer. Kendini güvende hissetmeyen insan sevilmekten çok tutunmak ister. Kaygılı
bağlanan insan çoğu zaman âşık olmaktan çok düşmemeye çalışıyordur. Kaçıngan bağlanan insan ise bir gün
“onsuz yaşayamam” der, ertesi gün “boğuluyorum” diye kaçar. Yaklaşır, sonra kaçar. Kaçar, sonra geri döner.
Bütün bu dalgalanmayı derinlik sanır. Bağlanma stilleri hava durumu gibi çalışır: kaygılı gök gürültüsü, kaçınan
kuru rüzgâr, tutkulu kasırga. Ama rüzgâr hiçbir şeyi öğretmez sadece savurur. Savrulmayı özgürlük sanmak ise
insanın en eski klişesidir.
Üçüncü halka oburluktur. Ve hayır, mesele yalnızca mide değildir. Dante burada açlığı değil, ölçüsüzlüğü
cezalandırır. İnsan neye gerçekten ihtiyacı olduğunu ayırt edemeyecek kadar çamura bulanmıştır artık. O yüzden
çamur mükemmel bir imgedir; çünkü çamurda her şey birbirine karışır. Tat kaybolur, sınır kaybolur, yeter
duygusu kaybolur. Modern insanın açlığı çoğu zaman midede değil, görülme arzusunda büyür. İlgi, onay,
görünürlük, beğeni, bildirim, etkileşim, mesaj, içerik, tüketim, üretim… Hepsi doyurulamayan bir boşluğun
üzerine yığılan geçici telafilerdir. Bir insan gerçekten görülüyorsa neden her sabah kendini yeniden pazarlamak
zorunda kalsın? Bir insan gerçekten seviliyorsa neden her gün varlığını ispat etmeye mecbur olsun? Çünkü
modern bireyin eksiklik duygusu öyle kolay doymuyor. Daha doğrusu, doyurulabileceğine zaten inanmıyor.
Maslow açısından burada fizyolojik ve güvenlik zeminleri kadar aidiyet duygusu ve açlığı da devrededir. İnsan
içten içe güvende hissetmediğinde “yeter” diyemez. Çünkü yeter diyebilmek için önce eksilmeyeceğine inanman
gerekir. Modern birey ise eksileceğine o kadar emindir ki doymayı değil, stok yapmayı ve istifçiliği öğrenmiştir.
Duyguda da, ilişkide de, ekranda da. Artık insan sadece tüketmez; kendini de tüketime açar. Oburluk burada hem
yutmak hem yutulmaya razı olmaktır.
Dördüncü halka cimriler ve savurganlardır. Dante’nin en zekice kurduğu aynalardan biri budur. Çünkü karşı
karşıya gelen iki tip aslında birbirinin zıttı değil, aynı bozulmanın iki farklı kostümüdür. Biri kendini saklar,
diğeri kendini harcar; ama ikisi de değeri bilmez. Bugün bu katı para üzerinden okumak yetmez; benlik
üzerinden okumak gerekir. Kimi insan sevgisini, ilgisini, emeğini, güvenini öyle sıkı tutar ki biraz verse varlığı
eksilecek sanır. Kimi de tam tersine kendini hunharca dağıtır; herkese, her şeye, her ilişkiye, her mecraya parça
parça saçar. Birinde kuraklık, diğerinde taşkınlık vardır. İkisinin ortak noktası özdeğer erozyonudur. Maslow’un
piramidinde saygı basamağı burada çatırdar. Çünkü insan kendi değerine gerçekten temas edemiyorsa ya kendini
erişilmez yapar ya da sınırsızca kullanıma açar. Filtreli yüzler, ayarlanmış samimiyetler, profesyonel görünen
hayatlar… İnsan gösterdiği şeyin tam kendisi olmadığını da bilir, gerçek kendisini göstermeye cesaret
edemediğini de. Özsaygı bazen tam da bu çift bilinçte erir: hem saklanırken hem sergilenirken. Modern dünyanın
büyük paradoksu budur: insan aynı anda hem görünmek ister hem görünmekten korkar.
Beşinci halka öfkedir. Ama Dante burada yalnızca bağıranlara bakmaz; sessizce çürüyenlere de bakar. Hatta
çoğu zaman asıl korkutucu olanlar onlardır. Çünkü dışa vurulmuş öfke kaba, çirkin ve görünür olabilir;
bastırılmış öfke ise karaktere sızar. İnsan “sorun yok” derken bedeni başka bir hikâye anlatıyor olabilir.
Gülümser ama çenesi kitlenmiştir. Susar ama her susuş bir zehir bırakır. Maslow’un piramidinde aitlik ve sevgi
ihtiyacı burada sert biçimde kırılır. İnsan görülmediğinde, tanınmadığında, güvenli biçimde sevildiğini
hissetmediğinde öfke bir tepki olmaktan çıkar; iklime dönüşür. Düşük basınçlı bir öfke alanı gibi her yere
yayılır. Kime kızgındır? Herkese. Neye kızgındır? Her şeye. En çok kime? Çoğu zaman kendine. Modern insanın
pasif agresifliği, cool görünmeye çalışan kırgınlığı, “umurumda değil” diye gezen devasa yaraları beşinci halkayı
bugüne taşır. Cehennem bazen bağırmaz. Surat asar. Mesafe koyar. Mizaha sığınır. İroniyle kendini kamufle
eder. Ve sonra buna olgunluk der.
Altıncı halka inkârdır. En sinsi yerlerden biri de burasıdır. Çünkü burada mesele yanlış bilmek değil, işine
gelmeyeni bilerek reddetmektir. Hakikati bükmek, derinliği küçümsemek, anlamı gereksiz görmek, düşünmeyi
külfet saymak… Modern nihilizm artık büyük laflarla gelmiyor; daha yorgun, daha sıradan, daha gündelik
geliyor. “Boş ver” diye geliyor. “Çok da şey yapmamak lazım” diye geliyor. “Zaten hiçbir şey tam değil” diye
başlayıp insanı yavaşça içten boşaltıyor. İşte tam orası tehlikeli. Maslow açısından saygı ve kendini
gerçekleştirme katları burada çürür. Çünkü insan kendine yatırım yapma, büyüme, derinleşme iştahını kaybeder.
Hayat otomatik pilota bağlanır. Düşünmemek karakter gibi sunulur. Yüzeysellik özgürlük sanılır. Kendi iç mezar
taşını diken insanlar çoğu zaman bunu “rahatlık” diye pazarlıyor; trajedi de burada zaten. Sorun insanların
mutsuz olmaları değildir; sadece uzun süredir kendilerine uğramamalarıdır.
Yedinci halka şiddettir. Dante bunu kendine, başkasına ve doğaya yönelen şiddet diye ayırır. Bu ayrım bugün
hâlâ can sıkıcı ölçüde günceldir. Çünkü bugün şiddet yalnızca bağırmak, vurmak, kırmak değil. Kendine düşman
bir iç sesle yaşamak da şiddet. Sürekli kendini küçültmek, bedenini ihmal etmek, ruhunu performans makinesine
çevirmek de şiddet. Başkasını manipüle etmek, değersizleştirmek, duygusal olarak sömürmek de şiddet.
Dünyayı, şehri, ortak yaşamı hoyratça kullanmak da... Modern hayat şiddeti inceltti; ortadan kaldırmadı.
Tükenmişlik başarı diye pazarlanıyor, kendini yok saymak disiplin diye alkışlanıyor, duygusal istismar
“karmaşık ilişki” diye estetize ediliyor. Tam da bu noktada Maslow’un piramidi işlememeye başlar; çünkü insan
artık ihtiyaçlarını karşılamaya değil, kendi yapısını aşındırmaya yönelmiştir. Kendi altını oymak burada mecaz
olmaktan çıkar; bir alışkanlığa, sonra da karaktere dönüşür. En ürkütücü olan da budur zaten: insanın kendine
verdiği zararı güç, dayanıklılık ya da olgunluk sanması.

Sekizinci halka hilekârlardır. Dante burada öyle bir bölüm kurar ki, insan modern dünyanın spoiler’ını yüzyıllar
öncesinden yemiş gibi olur. On hendek, on ayrı manipülasyon biçimi vardır: baştan çıkaranlar, dalkavuklar,
sahte kâhinler, rüşvetçiler, ikiyüzlüler, hırsızlar, nifak ekenler, sahtekarlar… Bu çeşitlilik çok basit ama can
yakıcı bir gerçeği açığa çıkarır: çöküş çoğu zaman kaba kötülükten değil, rafine sahtekârlıkla gelir. Çünkü hile
artık istisna değil, sistemin dili olmuştur. Artık hakikatin kendisinden çok, inandırıcı görünen, iyi paketlenen,
ikna eden ve satılabilen şey kıymetlidir. Otantiklik bile bir pazarlama hikâyesine dönüşür. İnsan kendini
gerçekleştirmez; kendini sergiler. Hatta daha kötüsü, sergilenebilir parçalarına indirger. Ruhun bütünü değil,
vitrinde iyi duran fragmanı dolaşıma sokulur. Maske zamanla yüzün yerini alır. Sonra dönüp “ben kimim” diye
düşünmeye bile üşenilir. Maslow’un piramidinin en üst katı olan kendini gerçekleştirme burada karikatüre
dönüşür. Çünkü kendini gerçekleştirmek uzun, sancılı, içsel ve çoğu zaman sessiz bir süreçtir; kendini
sergilemek ise hızlıdır, ödüllüdür, alkış alır. Modern dünya da zaten dönüşümden çok alkışı sever. Sekizinci
halka bugün reklam dili konuşuyor, kişisel marka eğitimi veriyor, estetik danışmanlığı yapıyor ve muhtemelen
Linkedin hesabı da var. En tehlikelisi de şudur: insan burada artık yalnızca başkasını kandırmaz; bir süre sonra
kendi suretine de inanmayı bırakır.
Dokuzuncu halka ihanettir. Dante’nin ateş yerine buzu seçmesi boşuna değildir; çünkü ihanet sıcak bir taşkınlık
değil, soğuk bir karardır. Bir anlık öfke değil, bilinçli bir geri çekiliştir. Bağı kesmenin, güveni öldürmenin, canlı
olanı yavaş yavaş dondurmanın biçimidir. Modern çağda ise ihanet yalnızca başkasına yapılan bir şey olarak
kalmaz; insan kendine, zamanına, arzularına, potansiyeline, hatta kendi bedenine bile ihanet eder. Kendi
gerçeğini susturur, kendi sesini küçültür, kendi hayatını sürekli erteler; sonra da bütün buna olgunluk, sabır ya da
mantık der. Oysa çoğu zaman olan şey çok daha çıplaktır: insan kendi hayatından usul usul çekilir. Donmuş bir
paket gibi rafta durur; vardır ama sıcak değildir, hareket eder ama canlı değildir. Tam da burada Maslow’un
piramidinin zirvesi tersine döner. Kendini gerçekleştirme, zemini olmayan bir hayatta, kendinden kopuşa
dönüşür. İnsan dışarıdan bakıldığında bir sürü role, unvana, kimliğe, düzene sahip olabilir; ama içeride yavaş
yavaş kimse kalmaz. En ürkütücü olan da budur zaten: acının bile artık tam hissedilememesi. Çünkü bir yerden
sonra yalnızca kalp değil, acının kendisi de donar. Modernliğin en sessiz felaketlerinden biri budur: insanın
kendi hayatından yavaşça çekilip bunu işlevsellik zannetmesi...
Ve bütün bu halkaların sonunda modern insan, istese de istemese de aynı gerçekle yüzleşmek zorunda kalır:
Dante’nin cehennemi sandığımız kadar teolojik değil, düşündüğümüzden çok daha psikolojik bir sistemdir.
Botticelli bu sistemi görünür kılmış, Maslow ise ters yönden okuyarak insanın dağılmaması için hangi ihtiyaçlara
muhtaç olduğunu sınıflandırmıştır. Biri düşüşün mimarisini kurar, biri o düşüşün haritasını çizer, diğeri ise oraya
yuvarlanmamak için zeminin nasıl korunması gerektiğini gösterir. Bizim çağımızın asıl trajedisi de tam burada
başlar. Çünkü artık karanlığı tanımayan insanlar değiliz. Ne eksik olduğunu az çok biliyoruz, neyin bizi içten içe
kemirdiğini de seziyoruz, hangi boşluğu neyle kapatmaya çalıştığımızı da anlamıyor değiliz. Buna rağmen
çöküşü sürdürüyoruz. Yine ekranı aşağı kaydırıyoruz, yine yanlış hayatlara tutunuyoruz, yine ihtiyaçla arzuyu,
sevgiyle tutunmayı, gelişimle performansı birbirine karıştırıyoruz. Modern insanın trajedisi cehennemi
bilmemesi değil; onu tanıdığı hâlde gündelik hayatının içine yerleştirmesidir.
Bu yüzden mesele hiçbir zaman yalnızca çıkmak olmadı. Mesele önce nereye indiğini görebilmekti. Çünkü
cehennemin en tehlikeli yanı ateşi değildir; ateş en azından alarm verir. Asıl tehlikeli olan, orayı dekor
sanmaktır. Norm sanmaktır. Hayatın olağan zemini sanmaktır. İnsanın kendi çürümesini karakter, kendi
yorgunluğunu olgunluk, kendi dağılmasını ise meşguliyet zannetmesidir. Bir noktadan sonra insan yalnızca acıya
alışmaz; onun adını da değiştirir. Yoksunluğa disiplin der, tükenmişliğe başarı der, duygusal yoksunluğa
seçicilik der, kendinden kopuşa ise işlevsellik. İşte felaket tam burada başlar: cehennem artık korkulan bir şey
olmaktan çıkar, yönetilebilir bir hayat tarzı gibi yaşanmaya başlar.
Belki de modern çağın en rafine cehennemi budur: insanın kendi çukurunu konfor, başarı, görünürlük ve
meşguliyet ambalajıyla süsleyip adına yaşam demesi. Dante’nin dehşeti hâlâ capcanlıdır; yalnızca kostüm
değiştirmiştir. Botticelli’nin hunisi hâlâ önümüzdedir; sadece artık ona duvarda değil, ekrandan bakıyoruzdur.
Maslow’un piramidi de hâlâ yerindedir; ama onu tırmanmak yerine çoğu zaman altını oyuyoruzdur. Ve belki de
bütün mesele, en sonunda şu kadar dürüst olabilmektir: insan bazen cehenneme düşmez. İnsan, onu yavaş yavaş
yaşanabilir hâle getirir.
Yazar : Ebru Karaca
Sanat Tarihçisi, Aktif Sanat Yazar ve Moderatörü
Kaynak: MYART, Myrine Yayınları Sanat Dergisi. Okumak İçin : https://www.myrinayayinlari.com.tr/
Yorumlar
Yorum yazmak için giriş yapın.