Guernica: Sanatla En Sert Yüzleşme

Bir tablodan insanlığın suç ortaklığına bakmak.
Picasso.
Adını söylediğiniz anda bile sanat tarihi biraz huzursuzlanır. Çünkü adam resim yapmaktan fazlasını yaptı: dünyayı parçaladı, sonra da parça parça önümüze koydu. 1881’de Malaga’da doğdu, daha çocukken fırçayı eline alınca öğretmenleri “Bu çocuk lanetli, fazla görüyor” dediler. Haklıydılar da. Çünkü Picasso tek açıdan bakmayı reddetti, “gerçeklik denen şey tek gözden bakılacak kadar basit değil” dedi. Kübizmin doğuşu böyleydi.
Ama sadece biçimle uğraşan biri değildi. Politikayla da kavga etti. Franco’dan nefret etti, Nazilerin gölgesine tükürdü, sanatı steril bir zevk alanı olmaktan çıkardı. “Sanat sanat içindir” diye geveleyenlere cevabı basitti:” Hayır kardeşim, sanat megafondur. Çığlığı büyütür”. Ve büyüttü de. Özel hayatı karmakarışıktı; tutkulu, kırıcı, narsist, kadınlarla dolu, bir o kadar da üretken. Picasso çelişkilerden ibaretti, ama belki de tam bu yüzden insanlığın çelişkilerini en net anlatan oydu.
1937’de, küçük bir kasaba olan Guernica bombalandı. Franco’nun işbirliğiyle Nazi uçakları gökten ölüm yağdırdı. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, pazar yerinde ekmek alan insanlar… Yani savaşın “askerlerle sınırlı” masalı bir daha geri dönmemek üzere çöktü. Picasso haberi Paris’te aldı. Delirdi. Tuvale saldırdı. Siyah-beyazı seçti çünkü renk bu hikâyeye fazla gelirdi. Renk acıyı estetize ederdi; Picasso estetik istemedi, tokat istedi…
Ama Guernica’nın hikâyesi tuvalde bitmedi. Tablonun kendisi de bir sürgün yaşadı. Fuar kapandıktan sonra Cumhuriyetçiler tabloyu yanlarına aldılar. İskandinavya’ya, İngiltere’ye taşıdılar. “Bakın” dediler, “bizim kasabamız yandı, siz de gözlerinizi kaçırmayın.” Farkındalık, fon, vicdan… Ama 1939’da Cumhuriyet düştü. Franco kazandı. Picasso tek şart koydu: “Bu resim özgür İspanya’ya dönsün. Demokrasi gelmeden değil.” Böylece Guernica bir anda siyasi mülteciye dönüştü.
Nazi işgalinden korkunca Picasso tabloyu New York’a gönderdi. MoMA (Museum of Modern Art) duvarlarında asılıydı ama bir sergi nesnesinden çok, sürgünde bir vicdandı. 20 yıl boyunca Amerika’yı ve Avrupa’yı dolaştı, her gittiği yerde tartışma çıkardı. Picasso yaşadığı sürece dönmedi, ve Picasso 1973’te öldü, göremedi. 1981’de Franco da tarihe karışınca, Guernica sonunda Madrid’e döndü. Önce Casón del Buen Retiro’ya kondu, 1992’de Reina Sofía’ya taşındı. Bu taşınma bile tartışmalıydı, çünkü Picasso tablonun Prado’daki başyapıtların arasında olmasını istemişti. Ama devlet başka düşündü. Guernica’nın yolculuğu da, tıpkı anlattığı savaş gibi, hep politik kararların gölgesinde geçti. Yani resim sadece savaşı anlatmadı; bizzat savaş sonrası politikanın bir öznesi oldu…

Şimdi tekrar dönelim resme. Guernica’ya baktığınızda önce kaos görürsünüz. Bir at bağırıyor, kadın çocuğunu kucağında kaybetmiş, bir başka kadın göğe uzanıyor, lambanın içinden kocaman bir göz insanlığa kayıtsızca bakıyor. Ve boğa. Evet, o dimdik, soğukkanlı boğa. Kimine göre Franco,.. Bana göre biziz. Seyirciler, öylece dikilip bakıyoruz. 1937’de kasabaya, bugün ekranlara. “Vah vah” diyoruz, sonra kumandayı alıp başka kanala geçiyoruz. Bir zamanlar tabloya bakıyorduk, şimdi sosyal medyadaki 30 saniyelik videolara. Ve değişen tek şey, görüntü kalitesi! Boğa, bizim bakışımızın resmi….
Kübizm burada “şekli kırıp geçirme” cilvesi değildir; anlatımın zorunlu mantığıdır. Çünkü bu dehşet tek açıdan anlatılamaz. Bir annenin çığlığı, bir atın bağırtısı, Tanrı’nın sessizliği, faşizmin yüzü… Hepsi aynı anda var. O yüzden bedenler parçalı. Çünkü toplum parçalı. El koldan, yüz gövdeden, hayat haber bülteninden kopmuş. Tek figür yok, tek hikâye yok; hafıza üst üste yığılmış. Hepimiz parçayız, hepimiz eksik, hepimiz yarım! Guernica sadece bir an değil, bütün bir çağın travmasıdır…
Ve evet, bu resim güzel değildir. Güzel olmayı da hiç istemez. Franco zafer marşlarıyla “görkem” satarken, Picasso çığlıkla “utanç” sattı. Guernica’nın estetik değil, rahatsız edici olması gerekiyordu. Çünkü rahatsızlık uykudan uyandırır. O yüzden karşınızda durduğunda gözlerinizi kaçırmak istersiniz ama kaçamazsınız. Resim size bakar. Hatta fısıldar: “Cidden mi? Yine mi arka plan?” Biz ise önünde selfie çekilmek için sıraya gireriz! İşte tokat tam da burada gelir. Çünkü Guernica selfie fonu değil, mideye oturan bir taştır.
“Rahatsız edici” diyerek Guernica’ya kutsallık atfediyoruz. Ama rahatsızlık ne kadar sürüyor? Bir saat? Bir gün? Sonra eve gidip yemek yiyoruz, sevişiyoruz, uyuyoruz. Peki ya sanatın toplumsal işlevi? Belki vicdanı bir an kaşıyor. Yani Guernica bize tokat atıyor, biz de yanağımızı okşuyoruz: “Teşekkürler Picasso, çok güzeldi.”
Sanatın toplumsal işlevi tam da bu. Bir eser yalnız duvarda durmaz, dolaşır, yer değiştirir, izleyiciyi değiştirir. Guernica, Paris’ten Amerika’ya, oradan Madrid’e dönerken sadece mekân değiştirmedi; anlamını da çoğalttı. Sanat, toplumun hafızasını kurar. Guernica, bu hafızanın kara kutusu oldu. Ama insan unutmak için yaratılmış…
Bugüne gelirsek. Savaş artık sadece cephede değil, ekranlarda yaşanıyor. Telefon bildirimlerinden düşen bombalar, timeline’dan geçen ölü çocuklar. Ve biz ne yapıyoruz? Gördükçe daha az hissediyoruz. Empati aşırı dozdan ölüyor. Sosyal psikoloji bunu “normalleşme” diye açıklıyor; ben “insanlığın otopilotu” diyorum. İnsan hayatta kalmak için kalbini kısmayı öğreniyor. Ama toplumun sinir sistemi felç oluyor.
Kültürel düzeyde mesele daha da sert: Kimin acısı görülür, kimininki görünmez? Hangi ölüm “kayıp” sayılır, hangisi “yan etki”? Guernica’nın evrenselliği tam burada: kimliksiz çığlıklarıyla bize seçici merhametin rezaletini gösterir. Figürlere milliyet, din, ideoloji yazamazsınız; yazmaya kalkarsanız resim sizi geri iter. İnsanlık adına yapılan bütün etiket oyunlarını çöpe atar.
Ve felsefe işin içine girdiğinde tokat daha da sertleşir: Savaşın asıl silahı bomba değildir. Asıl silah seyircinin sessizliğidir. Sessizlik, bombayı atanla el sıkışır. Sessizlik, “benim başıma gelmedi” diyerek rahatlar. Sessizlik, suç ortağıdır. Guernica tam da bu yüzden hâlâ rahatsız ediyor. Çünkü bize “savaş kötüdür” demiyor. Daha beterini söylüyor: “Siz hâlâ kötülüğün ortasında, boğa gibi dikilip bakıyorsunuz.”
Guernica’dan çıkıp bugüne gelince fark ettiğimiz şey basit: biz artık çığlık duymuyoruz, bildirim sesi duyuyoruz. Ölüm bir fotoğraf kadar yaşıyor, sonra yeni içerik geliyor. Bakıyoruz, görmüyoruz. Görsek bile unutuyoruz. Unutmayı öğreniyoruz çünkü hatırlamak yük. Sonra da bu unutuşa “normalleşme” diyoruz; yani suç ortaklığımıza yeni bir isim bulup vicdanı avutuyoruz.
Guernica’nın karşısında “coğrafya kaderdir” klişesi akla gelir. Ama Picasso’nun tablosu başka bir şey söyler: Coğrafya yalnız kader değildir, politikanın ta kendisidir. Kim uçak kaldırıyor, kim sığınak bulabiliyor, kimin ölümü haber oluyor, kimin ölümü unutuluyor…
Bunların hepsi politiktir. Yani mesele toprak değil, karar. Ve işte son nokta: Coğrafya kader değil; kimin karar verdiğidir. Guernica bunu yüzümüze çarpar.
Çünkü Guernica bir tablo değil, bir mezar taşıdır.
Üzerine kazınmış siyah-beyaz bir yazı: “Burada insanlık gömülüdür.” Der!
Yazar : Ebru Karaca
Sanat Tarihçisi, Aktif Sanat Yazar ve Moderatörü
Kaynak: MYART, Myrine Yayınları Sanat Dergisi. Okumak İçin : https://www.myrinayayinlari.com.tr/
Yorumlar
Yorum yazmak için giriş yapın.